Cultural Cholesterol

"Reading criticism clogs conduits through which one gets new ideas: cultural cholesterol." -Susan Sontag (from Journals and Notebooks, 1964-1980)
Recent Tweets @ecekocak

http://bianet.org/bianet/dunya/141897-abd-seciminin-gorunmez-adaylari

Dünya gündeminin bugünkü en önemli maddelerinden biri Amerika’daki seçim. Dört yılda bir gerçekleşen ve dünyanın gidişatını belirleyeceğine inanılan ABD başkanlık seçim süreci bu akşam sonlanıyor. Yıllardır olduğu gibi başkanlık mücadelesi Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin adayları arasında geçti. Oysa pek çok kişiye göre Obama ve Romney arasında çok da büyük bir fark yok. Peki Amerikan siyasetinin iki kutup arasına sıkışmış bu halinden ve kötünün iyisini seçme zorunluluğundan rahatsız olan seçmene hiç mi seçenek sunulmuyor?

ABD’de bugün sonuçlanacak başkanlık seçimi Romney ve Obama kutupları arasında gidip gelen bir mücadele gibi gözükse de ana akım medyanın seçim sistemi sebebiyle pek ilgi göstermediği onlarca aday var. Kazanması imkansız görünen ve aralarından dördünün nispeten ön plana çıktığı bu adaylar iki parti arasına sıkışmış Amerikan siyasetinde ifade edilmesine fırsat bırakılmayan pek çok noktaya değiniyor.

Başkanlık seçiminde kaç aday olduğunu sorduğunuzda doğru cevap alma olasılığınız fazlasıyla düşük. Bu sadece Türkiye’de değil, şaşırtıcı bir şekilde Amerika’da da böyle. Seçim yarışı Obama ve Romney arasında geçiyor gibi görünse de başkanlığa bir parti bünyesinden aday 17, bağımsız olarak aday 74 kişi daha var. Fakat bu başkan adayları yeterince seçmen imzası toplayamadıkları, oy pusulası ücretlerini ödeyemedikleri ya da başka prosedürleri tamamlayamadıkları için her eyalette oy pusulasına dahil olamıyorlar.

Obama ve Romney ikilisine nispeten geçerli alternatif arayanlar için başkanlığı kazanmak için yeterli seçici oyu kazanacak kadar eyalet oy pusulalarında yer edinebilmiş dört aday daha var:  Jill Stein (Yeşil Parti), Rocky Anderson (Adalet Partisi), Virgil Goode (Anayasa Partisi) ve Gary Johnson (Liberter Parti).

*

Asıl mesleği tıp doktorluğu olan Yeşil Parti adayı Jill Stein, 2000’li yılların başından beri yerel siyasette yer alıyor. Stein, 2002 yılında Massachusetts valiliğine adaydı. Seçime Yeşil Parti ile adaylığını koyan Stein için önemli noktalardan bazıları çevre politikaları, yenilenebilir enerji ve ‘yeşil’ endüstrinin işsizliğe getireceği çözüm. Stein ayrıca Milli Savunma Yetki Yasası‘nın (NDAA) insan haklarına aykırı olduğunu, yürürlüğe girmesinin en başından beri hata olduğunu savunuyor. Başkan Barack Obama’nın imzaladığı Milli Savunma Yetki Yasası, ABD’yi polis devletine çeviren diktatoryal bir yasa olarak görülüyor. Terörle mücadele kapsamında yürürlüğe giren yasaya göre devlet, tehdit olarak gördüğü vatandaşları süresiz alıkoyma ve yargısız infaz hakkına sahip olabiliyor.

Stein, özel sağlık sigortalarına ayrılan bütçenin kısılmasını, ancak devletin sağladığı sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin bütçesine dokunulmaması gerektiğini savunuyor. Ülkenin ücretsiz eğitim sağlayacak kaynaklara sahip olmadığını iddia eden adaylara Stein’in cevabı ise Pentagon’un bütçesini yüzde 50 oranında kısmak. Özellikle ABD’nin kuzeydoğusunda Obama hükümetinden beklediğini bulamamış progresif (ilerici) seçmenler için Stein en büyük alternatif. Kendisinin ünlü destekçileri arasında Noam Chomsky de var.

Avukat Rocky Anderson‘ın destekçisi olan Adalet Partisi, Utah’da bundan bir yıl önce Anderson’ın başkanlığa aday olabilmesi için kuruldu. Yeni parti girişiminden önce Demokrat Parti’nin destekçisi olan Anderson 2000-2008 yılları arasında Utah eyaletinin başkenti Salt Lake City’nin belediye başkanlığını yaptı ve Salt Lake City Baro Başkanı olarak hizmet verdi.

Anderson, belediye başkanlığı süresince iklim değişimi ve çevre ile ilgili çalışmaları, tütün kullanımına getirdiği kısıtlamalar ve azınlık haklarına verdiği destek ile dikkat çekti. 2003 yılında Irak Savaşı’na karşı çıkan Anderson, George W. Bush’un yargılanması önerisinde de bulunmuştu. Anderson’a göre Obama yönetiminin terör ile mücadele ve savaş suçları konusunda bir önceki Bush yönetiminden farkı yok, hatta bu suçlar kurumsallaştırıldı.

Anderson’ın kampanya boyunca dikkat çeken fikirlerinden biri ABD’de uyuşturucu kullanımının yasallaşması ve devlet sağlık hizmetlerinin uyuşturucu bağımlılığı tedavisini kapsayacak şekilde düzenlenmesi oldu. Öğrencilerin eğitim kredisi borçlarının affı, cinsel yönelim göz önünde tutulmadan tüm vatandaşlara eşit haklar verilmesi, insansız hava araçlarının kullanımının durdurulması, Guantanamo kampının kapatılması ve Milli Savunma Yetki Yasası’nın yeniden düzenlenmesi Anderson’ın önem verdiği diğer konulardan.

Liberter Parti’nin başkan adayı ise işadamı ve eski New Mexico valisi Gary Johnson. Johnson once Cumhuriyetçi Parti başkan aday adaylığını ilan etmiş, fakat ön seçimler sonrası başkan adaylığı hakkını yitirmemek için Liberter Parti’ye dönmüştü. Johnson’ın politik konumunun ünlü sağ liberter Ron Paul ile benzeştiği söylenebilir.

Johnson’ın siyasi çizgisi sosyal konularda progresif, mali konularda tutucu, ABD’nin müdahaleci dış politikalarına karşı olarak özetlenebilir. Johnson, sabit vergi oranı, sosyal güvenlik kurumlarının büyük oranlarda küçültülmesi, eyaletlere federal yardımın kesilmesi, Merkez Bankası’nın daha sıkı denetlenmesi gibi sağ uçta sayılabilecek ekonomik görüşlerinin yanısıra, savaş karşıtlığı, askeri harcamaların azaltılması, İran’ın bir tehdit olmadığını savunması ile dikkat çekiyor.

Johnson ayrıca Amerikan Yurttaş Özgürlükleri Birliği’nden en yüksek notu alan aday olarak dikkat çekiyor. Johnson’ın bu notu almasının sebebi kampanyasının kürtaj, İnternet sansürü ve düzenlemesi, marijuana kullanımı ve Milli Savunma Yetki Yasası gibi Amerikan toplumunda tartışılan konularda tamamen özgürlükçü bir konum edinmiş olması.

Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin ardından ABD’nin en büyük partisi olan muhafazakar Anayasa Partisi’nin adayı ise avukat ve deneyimli siyasetçi Virgil Goode. Goode’un geçmişte karıştığı en büyük skandallardan birisi, Minnesota’dan seçilen Müslüman temsilci Keith Ellison’ın Kuran’a el basarak yemin etmesine tepki göstermesi ve ABD’nin “Avrupalı olmayanları” ve “teröristleri” çektiği gerekçesiyle göçmenlik programını kısması gerektiğini söylemesi olmuştu. Mali muhafazakâr, sosyal progresif Johnson’ın aksine Goode “komple muhafazakâr” olarak tanımlanabilir,

Fakat Goode’un bu seçimde önemli bir rol oynama şansı var. Virginialı olan Goode, anketlere göre 50-50 bölünmüş bu eyalette aşırı muhafazakârların oylarını toplayarak Romney’nin seçilme şansını azaltabileceği eleştirilerine maruz kaldı.

*

Bu adayların medyadaki görünürlüğü Obama-Romney ikilisi ile karşılaştırılamayacak kadar az olsa da, kesinlikle yok değil. Yerel siyasette hali hazırda isim yapmış olan bu adayların kampanyaları yaşadıkları bölgelerde daha etkin çalışıyor.

Geçtiğimiz ay içinde üç tane resmi seçim münazarası organize edildi. Hem televizyondan, hem youtube’dan canlı yayınlanıp tüm dünyada izlenen ve yorumlanan bu seçim münazaraları Romney ile Obama’nın kozlarını paylaştığı bir platform olarak nitelendirildi. Oysa bu üç münazaranın hemen ardından dört adayın katıldığı ve moderatörlüğünü Larry King’in yaptığı “alternatif” bir Üçüncü Parti Münazarası düzenlendi. Bu münazara, twitter’da “Now, That’s a Debate!” (İşte, Gerçek Bir Münazara!) hashtag’i ile pek çok kişi tarafından canlı yorumlandı.

Dört aday, küresel ısınma ve çevre politikaları, Milli Savunma Yetki Yasası (NDAA), eğitime ayrılan bütçe, insansız hava araçlarının kullanımı gibi hemen öncesinde gerçekleşen Obama-Romney münazaralarında değinilmeyen konuları da konuştu.

7 Kasım sabahı yukarıda ismi geçen dört adaydan birinin başkanlığına uyanmayacağımız kesin. Ancak bu adayların güncel Amerikan siyasetine getirdikleri eleştirilere ve önerilere bakmadan Amerikan hükümetinin mekanizmasını anlamak çok da mümkün gözükmüyor; ne de olsa bu dört adayın diğerlerine göre ‘görünmez’ kılınması rastlantı değil.

Seçici oy ya da seçim kampanyası finansmanı sisteminde bir reforma gidilmeden ya da ABD’de partilerinden memnun olmayanlar kötünün iyisini tercih ettiren zihinsel mahkumiyetini kırmadan da Başkanlık seçimleri iki merkez arasında geçmeye devam edecek. 

Asker Anonymous Asks:
Tanismiyormusuz fakat ismen ve simaen biliyorum seni, ortak arkadaslarla fotograflarini falan gordum herhalde gecmis zamanlarda. Blogun da, twitter'in da pek guzel. Saygilar.
ecekocak ecekocak Said:

cok tesekkur ediyorum o zaman :) belki bi gun denk geliriz

Asker Anonymous Asks:
Seni bir yerden taniyor gibiyim. Yuzun o kadar tanidik ki. Nereden cikaramadim ama bir turlu.
ecekocak ecekocak Said:

valla ben de cikaramadim. anonymous olunca biraz zor :)

Asker Anonymous Asks:
Aslen nerelisiniz ve hangi bölümde okuyorsunuz ?
ecekocak ecekocak Said:

aslen nerelisiniz derken? istanbul’da dogdum, buyudum.

siyasal ve sosyal bilimler ile uluslararasi iliskiler arasi bir seyler okuyorum diyelim. daha cok ortadogu tarihi ve siyasi/askeri catismalarin toplumsal sonuclari (edebiyat, sinema) ile ilgileniyorum.

Asker Anonymous Asks:
Su anda master mi yapiyorsunuz?
ecekocak ecekocak Said:

hayir, henuz lisans egitimi bitmedi :) su anda universitede ucuncu sinifim.

nevver:

Mediocrity

if i had a penny for every time i wanted to say this to someone’s face… 

Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu tarafından Orta Avrupa Üniversitesi (Central European University) ile ortak düzenlenen Savaş, Hafıza ve Toplumsal Cinsiyet Konferansı’nın ikinci oturumunda kadının savaş alanındaki varlığı ve rolü tartışıldı.

“Kadınların Savaş ve Askerlik Anlatıları” başlıklı oturum, Cynthia Enloe moderatörlüğünde konuşan beş katılımcı ile gerçekleşti. Kadının savaş alanındaki rolünün tartışıldığı oturumda, “militarist kadın”ların tarih yazımında yok sayılmasının kabul edilemeyeceği ve günümüz feminist düşüncenin asker kadınların varlığını önyargısız bir şekilde tanıması gerektiği sonucuna varıldı.

[Devamı ve oturumdaki konuşmalar için başlığa tıklayınız, efendiler.]

26.05.2011 günü, tam mladiç’in sırbistan’da yakalandığı haberinin üzerine sözlükte başlayan “bu adam nasıl yargılanacak!!!” furyasına cevap olarak yazdığım entry. dava başlamışken dönüp yine bi baktım. international criminal tribunal for the former yugoslavia anıları gözümde canlanıverdi. ben de karadzic ile göz göze geldiğimiz anları unutmak için şöyle bi silkinip, izninizle paylaşıyorum:

adamin nasil yargilanacagini soran, susturulacagini iddia eden, konusmayacagini soyleyen, idam olmamasi gerektigini oneren, bu suclarin etkiledigi insanlarin davanin bir parcasi olmasi gerektigini soyleyen suserler icin birkac bilgi vereyim:

idam olma imkani zaten yok, muebbet ya da insan omrunun yetmeyecegi kadar yil hapisten baska bir sey olamaz cunku yargilanacagi mahkeme (bkz: icty) (uzunu: international criminal tribunal for the former yugoslavia) tamamen birlesmis milletler’e bagli calisiyor ve idam birlesmis milletler’in yasalarinda ve yonetmeliklerinde kesinlikle bulunmuyor.

lahey’de birlesmis milletler’e bagli calisan ve dunyanin belli bolgelerine odaklanan mahkemelerde ve tabii ki international criminal court‘da ne yazik ki islemler cok uzun suruyor cunku gerek burokratik, gerek tanik dinleme, gerek suclarin genisligi sebebiyle gercekten cok uzunca islenmesi gereken bir surec bu. bu konuda prosecution heyeti iki strateji arasinda kaliyor, ya yargilanan ismin butun suclarini kapsayan bir mahkeme surecini takip etmek, ya da belli basli cok buyuk birkac suctan adami mahkum edip bir an once hapse tikmak. kuruldugu donemden beri icty icin bu buyuk bir celiski oldu. ancak mladic’in yargilanacagi bu mahkeme 2014 itibariyle kapanacak o nedenle artik davalarin bitmesi gereken bir tarih oldugu icin cok daha hizli ve cok daha etkili bir sistem izleniyor ve kesin olan bir sey var ki en gec 2014’te bu adam olene kadar kalacagi hucresine gidecek. 2014 de ne ki demeyin, daha bile uzun surebilecek bi sey normalde.

benim gozlemlerime gore icty milosevic’ten aldigi ders ile (milosevic yargilanma sureci bitmeden dogal sebeplerle hucresinde olmustu) beraber artik cok daha iyi bir sekilde ele aliyor davalari o nedenle adam olup kalmadan sonuclanacagina eminim. tabii saklayacaklarini ya da aciklamak istemediklerini aciklamayacaktir, ancak dava surecinde her sey ortaya cikiyor zaten. ben icty‘da gozlemci olarak bulundugum surecte donemin birlesmis milletler temsilcileri, gazeteciler, kurbanlar, ingiliz ajanlari karadzic’e karsi taniklik yaptilar. tipki karadzic gibi her seyi reddederek masal anlatacagi bariz mladic’in de, ancak bu tavirlari kesinlikle aklanmalariyla sonuclanmayacak tabii ki.

icty ilk kurulan mahkemelerden biri oldugu icin ne yazik ki ozellikle icc‘ye gore daha ilkel diyebiliriz. ilkel derken, kurbanlarin ve onlarin ailelerini seslerini duyurma konusunda icc kadar gelismis ve planlanmis programlanmis prosedurleri yok. bu olaylari gercekten yasamis insanlarin tanikligi her zaman destekleniyor tabii ki, ve taniklik yapma karari sonrasinda cok hummali bir kimlik koruma cabasi da gosteriyorlar ancak mesela icc’de oldugu gibi kurbanlarin haklarini, dertlerini, yorumlarini temsil eden bir avukat bulunmuyor mahkeme salonunda. butun davalar her zaman halka acik, pasaportunuz ya da kimliginizle birlikte alacaginiz visitor biletiyle beraber girip dinleyebilirsiniz. bazi gizli belgelerin sunumunda ya da yargilanan kisinin istegine gore bazen goruntu ya da ses kapanabiliyor ama cok sik olan bir durum degil. benim takip ettigim karadzic davasinda davayi izlemek icin gelen bosnalilar, karadzic’i taniyip ona el sallayan sirplar, ogrenciler, etraftaki konsolosluklarda calisan yeniyetme diplomatlar hep gelip izlediler. ancak kabul edilmeli ki bu soykirimdan ve suclardan direkt olarak etkilenen insanlar icin gelip karadzic’i, mladic’i gormek cok buyuk bir travma cunku adamlarla ayni hizada, incecik bir cam uzakliginda oturuyorsunuz ve mahkemenin gidisatindan sikildikca gozunuzun icine bakiyorlar. kurbanlarin cok istedikleri bir sey degil bu durum. onemli olan mahkemenin transparan olmasi, ve kesinlikle oyle. her session’in transcript’leri, alinan kararlar, motion’lar duzenli olarak her gun mahkemenin sitesinde guncelleniyor. cok isteyen acip takip edebilir.

ote yandan adam susturulur diyenler icin soyle soyleyeyim, mahkeme gercekten dobra bir mahkeme ve gercekleri saklamak gibi bir derdi yok. su ana kadar beraat ile sonuclanan bir dava da yok. karadzic ve milosevic’in yolunu takip ederek mladic’in de self-representation hakkini kullanacagini ve avukat kullanmayacagini dusunuyorum. hukuk danismanlari esliginde kendi kendini savunmaya cabalayacagindan eminim. susturulmak fiili bence yanlis, cunku icty tamamen demokratik bir mahkeme ve adama zaten otur anlat ne yaptin demiyorlar, prosecution’in hazirladigi dosyadaki suclarin ve kanitlarin yanlis/yalan oldugunu gostermek icin, iddia edilenlerin tersini gostermesi icin bir caba sarf etmesi gerekecek. susup oturursa zaten binlerce belgenin ve onlarca tanigin anlattiklari sonucunda her boktan suclu bulunup iceri tikilir. icty’daki dava suc itiraf etme ve hikaye anlatma yeri degil. zaten bu boyutta savas suclari islemis birinin de kesinlikle prosecution tarafindan hazirlanan argumanlari curutmesi ve jurileri ikna etmesi olanaksiz. o nedenle icty’a sevkedildikten sonra olacak sey standart ve uzun bir yargilanma surecinin ardindan hapse tikilmak olacaktir. ha eger 2014’ten once kendi kendine oluverirse orasini bilemeyecegim.

yani beklentiniz adam gelecek her seyi nasil yaptigini anlatip, evet ben bosnak kasabiyim srebrenica’da onu bunu kestim su emri verdim diyecek ise hayal dunyasinda yasiyorsunuz. ne yazik ki uluslararasi hukuk uzay-zaman sureklisini bukup, paralel evren yaratip, insanoglunun dogasini bozup boyle bir sey olmasini saglayamaz. tamam adam bir orospu cocugu olabilir ama her seyi sular seller gibi anlatmasini beklemek saflik olur. ancak merak etmeyin, butun suclari listelenecek ve kendini savunmasi istenecektir ve bu herif de kendini savunamayacaktir. belki bu mahkeme her seyin ortaya cikmasini saglayan bir sey olmayacaktir, ama bu mahkemenin gorevini ve yetkilerini asacak bir hedef zaten o. tek istedigimiz bu adamin soykirim yapmis bir savas suclusu oldugunun hukuki olarak kanitlanmasi ve hapse atilmasidir, bu mahkeme zaten uluslararasi kamuoyunda bu adamin ne bok oldugunun resmi bir onayini ve srebrenica’da olan pek cok seyin bir nebze acikliga kavusmasini saglayacaktir. ornegin onumuzdeki donemlerde karadzic davasi heyetinden bir grup sarajevo’da arastirma ve gozlem yapmak icin orada bulunacaklar, merak etmeyin bos oturulmuyor yine de. ancak mahkemenin yapamadigini yapmak icin tarihciler, o donemde orada bulunan pek cok gazeteci, taniklar var. 

isin tek yamuk kismi, yargilama sureci bitene kadar kaldiklari yer lahey’in kiyisinda aslen cok rahat ve komforlu bir detention unit. karadzic ile hasret giderip pisti oynarlar butun gun.

adamin cikarilacagi mahkeme hakkinda calisma yaptigim icin bazi soru isaretlerini kaldirmak amaciyla soylemek istediklerim bu kadar.

tabii bir pazarligin sonucu olarak stratejik ve politik bir oyunun bir hamlesi amaciyla yakalanan bir adami yargilamakla birlesmis milletler bir adalet getirmis olmayacaktir. birlesmis milletler’in ve avrupa birligi’nin kafalarini birbirine vura vura beyinlerini dagitmak lazim zira hicbir ise yaramiyorlar. bu kadar sey yazarak “icty cok iyi bir mahkeme her sey cok guzel olacak” demek istemiyorum sadece birkac detay paylasayim dedim. bence mahkemenin de bir sucu yok, adamlar islerini ellerinden geldigince duzgun bir sekilde yapiyorlar ancak zaten birlesmis milletler ve dutchbat (srebrenica’da soykirim esnasinda konuslanmis hollandali peacekeepking kuvvetleri) de bu savas suclarina engel ve kostek olamamis, hatta zaman zaman destek olmus birimler. yani yoksa gerek kurbanlarin kalbinde gerek literaturde bu adamin hapse atilmasi, hele de 20 yil sonra boyle pis hesaplar sonucu tesliminin ardindan, asla adalet olmayacaktir.

nevver:

It wasn’t meant to end like this

“Bir Zamanlar California’da”
Merhaba Nuri Bilge, merhaba!

nevver:

It wasn’t meant to end like this

“Bir Zamanlar California’da”

Merhaba Nuri Bilge, merhaba!

To every thing there is a season, and a time to every purpose under the heaven: a time to be born, and a time to die; a time to plant, a time to reap that which is planted; a time to kill, and a time to heal; a time to break down, and a time to build up; a time to weep, and a time to laugh; a time to mourn, and a time to dance; a time to cast away stones, and a time to gather stones together; a time to embrace, and a time to refrain from embracing; a time to get, and a time to lose; a time to keep, and a time to cast away; a time to rend, and a time to sew; a time to keep silence, and a time to speak; a time to love, and a time to hate; a time of war, and a time of peace.

- Ecclesiastes 3:1

cemdinlenmis:

Her Şey Olur 1910 - 2070

Beyler adam yapiyor.  Bununla ayni konseptte bi tane daha vardi, o da bayagi guzeldi. Once gozden kacip bilmem kacinci bakista yardiran detay: trending topique’ler.

yirmi yili biraz askin hayatimin hatirlayabildigim hicbir aninda peynir yemisligim yok. hemen civimayalim; tost, pizza, firinda karides uzerindeki kasar ve zaman zaman “makarna ustune rendelenmis parmesan” gibi tatlar ile zevkten zevke kosuyorum tabii ama hicbir zaman soyle guzel bir “peynir ekmek keyfi” yapamadim. mesela beyaz peynir benim hayat boyu kabusum oldu. ben de turk kahvaltisi severim, ben de raki sofrasi severim ama turkluk (daha dogrusu turkiyelilik) demek beyaz peynir demek degil kardeslerim! cunku nedense bu muhabbet ne zaman acilsa en buyuk sok beyaz peynir yemedigimi ogrenince geliyor, insanlar anlamlandiramiyor. yedigi her bokun ustune neredeyse kiloyla feta doken cok sevgili selanikli kardesim michailis’e baktikca baska gida urunlerinde yasadigimiz “o benim, o senin, hayir o benim” kavgasini yasayasim gelmiyor.  ”atma michailis, toprak kardesiyiz, al feta cheese senin olsun” diyiveriyorum. 

peynir sevmedigimi tum arkadaslarim, ailem, aile dostlarimiz biliyor cok sukur de bayramlarda seyranlarda borek getirip anneme uzatanlar “ece’ye de x dilim kiymali, ehi ehi” diye hemen ekleyiveriyorlar. annem kisa bir sureligine peynir yedigimi ama daha ikinci yasima gelemeden peynirleri tukurmeye basladigimi iddia etse de, konunun gecmisi bulanik. biraz buyuyup aklim basina gelince peynir sevmemenin cok kuvvetli koku duyusuyla bir alakasi oldugunu ogrendim ve peynir sevmeme/iyi koku alma resmen kisiligimin onemli bir parcasi haline geldi. hayir bir taziyla yarisicak derecede iyi koku aldigimi ailecek biliyorduk ama kelimenin tam anlamiyla “taslar yerine oturdu.”

gel zaman git zaman annem bana (atalar, atalarimiz!!!) cerkes peyniri yedirme cabalarina giristi. uzun bi sure evde fume cerkes peyniri bulundu, aman ece’nin cani isterse yesin diye. nice gunler annem oradan buradan firlayiverdi elinde fume cerkes peyniriyle. “bak bu bizim peynirimiz, seversin” karti defalarca kez oynandi. sevmedim, yemedim diyemem; kendi standartlarima gore bayagi yedim ama bir yerden sonra baydi, daha yiyemez oldum, 3-4 lokmadan sonrasi yine mide bulandirmaya basladi. ancak bu kucuk deney bize “fume” seyleri sevdigimi gostermis oldu. o yanik kokuyu, tadi sever oldum. fume et, somon bunlar da hep sevdigimiz, onayladigimiz seyler.

ta ki bir uluslararasi hukuk calismasi icin hollanda’ya yolum dusene kadar, dostlar. aslen hague’de gececek olan bir aylik hollanda maceramizin ilk gunlerinde yanimizda gelen hukuk hocamiz flavio bizi (bilmem kacinci kez geldigi) amsterdam’da azicik gezdirmek istediginden yolumuz verzetsmuseum‘a (ing: dutch resistance museum, tr: hollanda direnis muzesi) dustu. genel kultursel not: ney bu direnis muzesi, ikinci dunya savasi sirasinda nazilere karsi hollanda’da baslatilan direnis hareketinin muzesi. su ana kadar gordugum muzeler icinde en sevkle gezdiklerimden biri bu sanirim -ki cok muze gordum sevgili okur.  akademik olaylarla amsterdam’a geldigimizden tabii boyle yerlere ugramadan yapamazdik. (pub crawl’lara, bira tadimlarina, red light district’e hic yolumuz dusmedi mesela. haha saka lan saka, hem yillar coffeeshop’larin turistlere yasak olmadigi yillar…)  her neyse lafi uzatmadan, verzetsmuseum bizim gittigimiz saatte kapali miydi, erken mi gittik, oglen arasi miydi, neydi hic hatirlamiyorum ama azicik bekleyelim diye hemen yanindaki relatively entel bir kafeye oturduk. gelsin aperatifler, gitsin ana yemekler derken birden garson ikram olarak masaya peynir getiriverdi. koyu sari, keskin kokulu, yagli, ufak karelerce kesilmis, bildigin peynir. herkes buyuk bir istahla yerken ben korkuyla tabagi izledim. en sonunda “hadi bi tadina bak cok guzel, mm gouda, ohh gouda, cok yasa hollanda” tezahuratlari esliginde tadina baktigim gouda’ya o anda asik oldum. tabagin kalaninin buyuk kismini ben yedim, raki sofrasinda mezeye abanip bitiren pis insanlardan oldum bir nevi. neyse yani gouda ve hollanda bana peynirle ateskes imzalattilar. o gun bugundur gerek turkiye’de, gerek amerika’da peynirlik bir durum oldu mu aldim gouda’yi ve rahat ettim. “peynir ekmek zevki”nin doruklarina ciktim. kimyonlusu, acilisi ile costum. hicbiri hollandadaki orijinalinin tadini vermese de guzellerdi iste. birkac kez istahla gouda yedigimi goren arkadaslarimin beni gaza getirmesiyle sarap yanina dosedigimiz peynir tabagindan brie ve danish blue deneme gafletine dustum, kusmanin esiginden dondum. yillardir fransiz dilinin, kultur ve sanatinin, emperyalizminin kopegiyim (mais oui bien sur) ama peynirinin degil! peynir isini siz yapmayin fransizlar, sapitiyorsunuz. hollandalilik ne guzel sey. 

hz. google araciligiyla simdi de bu peynirin meshur ettigi sevimli gouda kasabasina ve her yil teker teker gouda’lari yere sermek suretiyle duzenlenen cheese market’in resimlerine baktim da. amsterdam’i, hague’i, leiden’i, rotterdam’i, delft’i gorduk ama seni goremedik gouda. icimde ukte, kalbimde sizisin gouda. bir gun hollanda’ya sirf seni gormek, ibadet etmek icin donecegim.

finalleri yazmak icin oturdugum masamin basinda, final yazma sureci boyunca bilgisayarimin yaninda bulundurdugum ekmek ve fume gouda’ya icli icli bakarak yazdigim bu peynir yazisini ibret olsun diye paylasiyorum. okumak zor is, konsantre olmak daha zor. gouda’li gunler hepinize.

we shall obey master yoda.

we shall obey master yoda.

(via fairviola)

yeni procrastination yontemim: belgrad’a tren/ucak/otobus bileti bakarak zaman/fiyat oranina bakip en iyi nasil gidilecegini hesaplamaya calismak, bir yil afs ile sirbistan’a gitmis arkadasla beraber cikacagimiz bir “balkanlar turu” planlamak (temmuz sonu - agustos basi), heyecanlanmak, boyle seyler. ooo ederlezi, ederlezi diye cigirtmaya basladim bile.

hidirellez’e saatler kaldigi icin aslinda bugun ederlezi cigirtmak daha bir anlamli, daha bir guzel.  hatta turkiye’de hidirellez’e girmis bulunuyoruz bile, gunes dogmadan gidip kirmizi gul agacindaki dileklerinizi toparlayin ha. “sa o roma babo babo, sa o roma o daje. sa o roma babo babo, ej ederlezi. ederlezi. sa o roma daje…” yuz kere dinlese sikilmaz insan. buyrun buradan yakin: http://grooveshark.com/#!/s/~/1VILyU?src=11

cnnturk’teki hangi parlak zekali insanin aklina gelmis “geliyor, geliyor, dunyanin belgeseli geliyor” diye bir baslik yazmak bilmiyorum ama bu festivali takip etmeli, gidilebilecek butun belgesellere gidilmeli onu biliyorum.  

galiba “super final” (aka the play-off) herkesin beynini suyunu cikardi. bu kadar yogun ve konsantre sekilde servis edilen derbiler halkimiz icin zararli.